Şubat, 2011 için Arşiv

iyi niyeti suistimal

19 Şub 2011

öfkenin altında yatan şey iyi niyetin suistimal edilmesidir. hemde bir değil, defalarca kez bunun yapılmasıdır. bence öfkeli bir kişiyi yargılarken 2 kere düşünün.

bu dünyadaki en kötü 3 şey ne diye sorsalar kesinlikle biri iyi niyetin suistimali olurdu benim için. çünkü bu öylesine can acıtır ki… canınız fazlasıyla acır ama bunun sonu kesinlikle öfkedir, istemsiz bir öfke. istemeye istemeye karşı tarafa duyulan bi nefret, halbuki siz ne güzel şeyler düşünmüştünüz değil mi? hep suistimal hep suistimal, hep bi dibe vuruş. kötülüğün her seferinde iyiliğe boyun eğdirmesi ve o iyiliğinde bu sebepten dolayı kötüleşmeye başlaması. çok yazık…

rutinleşen monotonluk

19 Şub 2011

günler tekrar sıkıcılaşıp monotonlaşmaya başlamıştı. rutine tekrar giriliyordu henüz tam çıkılmamışken. bu yeni bunalımlara ve sıkıntılara işaret. ya da bir süpriz olurda bu sefer böyle olmaz, olmamalı… artık yoruldum. monotonlaşma ve günlük hayatın rutinine girmenin sıkıcılığından öte, her defasında tam bu durumdan çıkmaya başlamışken tekrar bu durumlara girmeninde bir rutin oluşturduğunun  farkına varmanın üzücülüğü daha ağır basmakta.

telefonu çalıyor… hala açmadı.

nihayetinde şerefsizlik mertebesine erişmiş bir insan olarak…

19 Şub 2011

teklifini reddettiğim bir insanın facebook, twitter gibi sosyal ağlardan isim vermeden de olsa beni kötüleme, “şerefsiz” yerine koyma çabalarına giriştiğini görmek artık yeteri kadar şaşırtmıyordu beni. bu da hayatın bir parçasıydı ne de olsa. öylece kabullenmiştik…

hele ki şairlerden, can yücel’den falan alıntı yapma girişimleri de olmuşsa, seyreyleyin gümbürtüyü. alttada hiç tanımadığınız arkadaşları sizin hakkınızda kötülemelere katılmış. “evet şekeriim o çocuk aynen öyle valla” tipi yorumlarda bulunmuş. ancak yaşam öyle bir raddeye gelmiş ki bunlar bile eskisi gibi acıtmamakta bizi. zaten iki üç kaşarın yorumları niye bizim canımızı sıksın? (oh lafı geveleyip duruyordum, edeceğim hakareti ettim, mutluyum)

o’nsuzluk…

19 Şub 2011

saat sabah 7 civarı ve ben hala uyumadım. hoş, şaşılacak şey değil bu, günlerdir uyuyamadığım göz önüne alındığında. beni uyutmayan şeyin nedenini çok iyi biliyorum ama bunu kendime açıklamaktan korkuyorum. bu gerçekle yüzleşmek, yokluğunu bir kez daha kalbime anlatmak zor geliyor. her saniye daha da acıtıyor ya da geçiyor. hafifledikçe artan bir yük gibi bu. kalbimde hafifleyen bu yük aklımı ele geçirmeye başladı. bedenim onun ellerinde gibi…

hava aydınlık, zaman geçiyor, yokluğu aynı yerde duruyor. her yanım boş. her yanım o’nsuzluk kokuyor, bir sis gibi karanlığı üzerime çöküyor. hava aydınlanıyor, güneş bu sisi açacak mı bilinmez…

yazının müziği, müziğin yazısı: ilhan şeşen – sarılınca sana

The End

19 Şub 2011

şu günlerde gereğinden fazla tarkan dinlememden anlamalıydım zaten bir şeyler olacağını. ama sorun şu ki; hiç bir şey olmadı.

yani hayat nasıl geçiyor diye sorsalar verecek tek cevabım “geçiyor” olurdu. hayat “geçiyor” sınavlar “geçiyor“, kısacası her şey geçiyor. bense her zamanki gibi koltuğumda yerimi almış ve hayatın geçişini patlamış mısır yiyerek izliyorken buluyorum kendimi. bu garip bir şey, çünkü ben bu filmin biletini seneler öncesinden almışım, senelerdir bitmeyen bir film izliyor gibiyim. ne yazık ki bu film boş koltuklara oynuyor. bütçesi geniş, hasılatı 0 olan bir film gibi adeta. sinema eleştirmenleri tarafından yerden yere vuruluyor. filmin ne zaman biteceği ise yine meçhul… ve sanırım, şimdi şunu söylemeye hakkım olabilir; “hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor”

THE END

…ve sonra tanrıya sordum; Neden? vol.1

19 Şub 2011

 ”…ve sonra tanrıya sordum; Neden? başlıklı yazılarda yaşanmış anılarımı (yaşanmış anı? evet becede garip oldu) anlatırım. bu yazılarda “neden böyle oldu?” sorusunun cevabını aramaktansa “ben bunu hak edecek ne yaptım leaaan!” şeklinde kadere serzenişlerde bulunulmaktadır.”

lise 1′deyim. ortaokuldan sonra alışılmaya çalışılan lise ve ergen ortamına kaynaşma olayı aşılmış, okulun sonları yaklaşmaktadır. uzun boylu olmasının bir sonucu olarak öğrencilik hayatını hep arka sıralarda geçiren bendeniz yine bir edebiyat dersinde duvar kenarındaki arka sırada yerimi almışım. edebiyat kritik bir ders, lakin hep tek maçtan yatan kupon misali klişe bir şekilde dersin ortalaması 44 gelmekte. o 1 puana ihtiyacım var ne olursa olsun, o sınıfı geçmeliyim.

neyse, hoca o ders masasında oturmuş, sınıfı kendi haline bırakmış, ve not defterine sözlü notlarını yazmakta. (hoca dediğimiz zat-ı muhterem bildiğiniz saftirik bir tip olmakla beraber dönem boyu sözlü notu almak için önünde “hocam ben dostoyevski okuyorum yuaa” nidalarıyla baya takla attığım olmuştur.)
derken sıra bana gelmekte, hoca not defterinde bir benim resmime bakıyor, bir de bana bakıyor. bende şirin görünmek için güzel güzel göz kırpıştırarak sırıtıyorum kendisine. olaylar bundan sonra gelişiyor, öğretmen masasının önünde oturan benim 2 fırlama (o dönemlerdeki kankalarım) arkadaşım başlıyorlar hocayı gazlamaya;

arkadaş 1: hocam onun ortalama 44 geliyo’
hoca: hmm evet, nasıl bir tip bu çocuk ya, versem mi 1 puan
arkadaş 2: yok hocam yaa baksanıza arka tarafı hep bu konuşturuyor, şuna bakın, hep bu bozuyor sınıfın ortamını
arkadaş 1: evet hocam şu tipe bakın, şu bakışlara, resmen KATİL TİPİ VAR HERİFTE!
hoca: hmmm evet… doğru söylüyorsun.

karne günü gelir, ele güzel bir biçimde karne alınır. direk edebiyat notuna bakılır, edebiyattan kalınmıştır. yetmemiştir, üstüne bir de sınıfta kalınmıştır. katil tipim yüzünden ayrımcılık yapılmıştır. halbuki bakışlarımda çok karizmatiktir.

o dönemlerden kalma bir resmim – bobiler.org

not: o 2 fırlama arkadaşla hala çok sık bir biçimde görüşülmektedir, kendileri hala çok yakın arkadaştır. ve bu olayı her defasında büyük bir gururla çevreye anlatmaktadırlar.
not2: edebiyat hocasını mezuniyette vurdum, öldü.


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.